Mehtap,AML’nintüm lösemilerin yaklaşık yüzde 30’unu oluşturduğunu,erken dönemde yapılan doğru tedavininhastaların yaşam kalitesi ve yaşam süresini olumlu etkilediğini söylüyor. Levis ise; AML’de tek tip tedavi yaklaşımından, hastalığın genetik imzasını okuyarak doğru zamanda doğru klinik kararı verme dönemine geçiş olduğunu belirtiyor.
Her yıl her 100 binde ortalama 5 kişide tespit edilen, 2040 yılına kadar pek çok ülkede artacağı öngörülen1,2 Akut Miyeloid Lösemi (AML) vakalarının ileri yaşlarda görülme oranı artıyor ve yetişkin yaş grubunda en sık görülen akut lösemi tipi olarak biliniyor. Dünya Kan Kanserleri Farkındalık Ayı kapsamında; AML vakalarına dikkat çeken Türk Hematoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Özgür Mehtap ve Johns Hopkins Üniversitesi Tıp Fakültesi hematoloji profesörü Prof. Dr. Mark J. Levis, hastalıkla ilgili dikkat edilmesi gerekenlerin yanı sıra yeni tedavi yöntemlerine değiniyor.
Dünyada yaşam süresinin uzamasıyla ileri yaşlarda görülen kanser türlerinden biri olan AML için Prof. Dr. Mark J. Levis: “AML tek bir hastalık değildir; genetik ve moleküler özellikleri farklı çok sayıda alt gruptan oluşur. Bu nedenle hastalığın biyolojisini doğru okumak, modern tedavi yaklaşımının temel parçalarındandır. Nadir görülen ancak hızlı seyreden bir kan kanseri türü olan AML için tanı ile tedavi kararı arasındaki süre kritik önem taşır. Bugün tek tip tedavi yaklaşımından, hastalığın genetik imzasını okuyarak doğru zamanda doğru klinik kararı verme dönemine geçiş var” açıklamalarında bulundu.
Levis sözlerini şöyle tamamladı: “AML tedavisinde kemoterapiler gibi her hastaya tek tip tedavi vermek yerine, hastaların genetik profilleri çıkarılıp ortaya çıkmış mutasyonların tespiti sayesinde kişiselleştirilmiş tedaviler günümüzün yeni tedavi modalitelerini oluşturmakta. Bu ortaya çıkan mutasyonlar arasında FLT3 genetik mutasyonu AML’de en sık karşılaşılan genetik mutasyonlar arasında yer almaktadır ve yaklaşık her üç hastadan birinde görülebilir. Bu bilgi, hastalığın davranışını anlamaya ve tedavi seçeneklerini değerlendirmeye yardımcı olur. Hastalığın moleküler profili zaman içinde değişebildiği için yalnızca ilk tanıda değil, nüks döneminde de yeniden değerlendirme, bilimsel gündemin önemli başlıklarındandır” dedi.
Türk Hematoloji Derneği Başkanı Prof. Dr. Özgür Mehtap, “AML hızlı ilerleyebilen bir kan ve kemik iliği kanseri türüdür. 65 yaş ve üzeri kişilerde daha sık ortaya çıkan ancak çocuklarda da gelişebilen lösemi türlerinden biri olan AML’de kemik iliğindeki kök hücreler etkilenir ve belirtiler çoğunlukla ani ve şiddetli bir şekilde başlayabilir. Hastalar bazen ciddi enfeksiyonlar, yüksek ateş veya ani kanamalarla acil servislere başvurabilir. Hastalığın teşhisi laboratuvar ve görüntüleme yöntemleri ile konulabilir. Yeni tanı alan AML hastalarının bir kısmı ilk tedavilere dirençlidir, tedaviye yanıt veren hastaların ise yarısından fazlasında da zaman içinde nüks gelişebilir. Bu nedenle AML'nin erken teşhisi çok önemlidir ve şüpheli durumda vakit kaybetmeden bir hematoloji uzmanına başvurulmalıdır” dedi.
Kimyasallar ve yüksek doz radyasyon risk faktörü
Down sendromu ve Fanconi anemisi gibi genetik faktörlerin AML gelişimi açısından önem taşıdığına da dikkat çeken Prof. Dr. Özgür Mehtap: “Çeşitli kimyasallara ve yüksek doz radyasyona maruz kalmak bir risk faktörüdür. Hastanın öyküsünde Miyelodisplastik Sendrom (MDS) olması yine önemli bir risktir ve hastalığın kötü seyri ile ilişkilidir. Çeşitli kimyasalların maruziyetinden kaçınmak, zararlı kimyasallara maruz kalınan riskli iş yerlerinde uygun koruyucu ekipman kullanmak, dengeli beslenmek, düzenli egzersiz yapmak ve yeterli uyku hastalıktan korunmak adına alınabilecek önlemlerin başında gelir.”
Teşhiste klinik değerlendirme ve kan sayımı çok önemli
Teşhiste ilk aşamanın, klinik değerlendirme ve kan sayımı olduğunu belirten Prof. Dr. Özgür Mehtap, “Kesin tanı için bazen kemik iliği aspirasyonu ve biyopsisi yapılır. Moleküler testler prognoz ve tedavinin belirlenmesinde kilit rol oynarken, bu testlerin önemini her geçen gün daha da artırmaktadır. Bu testler arasında FLT3 ve NPM1 gibi belirli gen mutasyonlarının tespiti yer alır. Bu testlerin sonuçları hastalığın seyrini belirlemede ve uygun tedavi seçiminde yardımcı olabilir” açıklamalarında bulundu.
“Hastanın mutasyon profiline göre tedavi seçimi yapılabiliyor”
Prof. Dr. Özgür Mehtap, sözlerini şöyle sürdürdü: “Yeni teknolojik gelişmeler ile birlikte hedefe yönelik tedavilerin kemoterapilerden daha iyi tolere edildiğini görüyoruz. Moleküler tanı yöntemlerindeki gelişmeler ve hedefe yönelik tedaviler sayesinde AML tedavisinde önemli ilerlemeler kaydedildi. Ancak hastaların uygun merkezlerde değerlendirilmesi, genetik ve moleküler testlerin zamanında yapılması ve tedavi kararlarının multidisipliner bir yaklaşımla verilmesi büyük önem taşıyor. AML tedavisinde yıllardır kemoterapiler tek tedavi seçeneği olarak görülüyordu. Son yıllarda tedavi yaklaşımı moleküler hedefli, kişiselleştirilmiş, etkili birleşik tedavilere doğru önemli bir dönüşüm geçirdi. Özellikle AML’nin genetik ve moleküler alt tiplerinin daha iyi anlaşılmasıyla birlikte, FLT3, IDH1/2 ve NPM1 gibi mutasyonlara yönelik hedefli tedaviler geliştirildi. Bu gelişmeler sayesinde artık AML tedavisinde tek tip yaklaşım yerine, hastanın mutasyon profiline göre tedavi seçimi yapılabiliyor. Bu yöntem değişimi, tedavi seyrini geçmişe kıyasla belirgin şekilde iyileştiriyor. Özellikle bu mutasyonlara karşı geliştirilmiş tedavilerin diğer ilaçlar ile kombinasyonu veya tek başına kullanımı, yanıt oranlarını ve genel sağ kalımı eski tedavi seçeneklerine kıyasla önemli oranda artırabiliyor.”