KALBİNİ HER YERE BIRAKMA

Karıncalara hep çalışkan derler; durmadan yürürler, taşırlar, paylaşırlar, yuvaları için yaşarlar. Bir kırıntının peşinden kilometrelerce gider, kendilerinden büyük şeyleri birlikte taşırlar. Onlara bakınca insanın aklına ister istemez emek gelir, sabır gelir, dayanışma gelir.

Ama bir gün dikkatlice baktım karıncalara. Önlerine şeker taneleri bıraktım. Çekirdek taneleri attım. Hatta bazen elimle "Alın bunu sizin için bıraktım" der gibi önlerine koydum. Fakat beklediğim şey olmadı. Şekeri alıp yuvalarına götürmediler. Çekirdeğin etrafında dolaştılar. Bir tanesi bir yana kaçtı, diğeri başka yana. Kimi bir an durdu, dokundu, sonra geri çekildi. Sanki ortada bir yiyecek değil de ne olduğunu bilmedikleri bir yabancılık vardı.

İlk başta anlamadım. "Bunlar çalışkan hayvanlar değil mi?" dedim kendi kendime. "Önlerine yiyecek koyuyorum, neden almıyorlar?" Sonra biraz daha baktım. Ve belki de karıncalar bana o gün hiç beklemediğim bir şey öğretti. Çünkü mesele çalışkan olmak değildi. Mesele neyi taşıyacağını bilmekti. Her önüne geleni taşımıyordu karınca. Her bulduğunu yuvasına götürmüyordu. Her güzel görünen şeyi sahiplenmiyordu. Çünkü onların küçücük bedenlerinde, bizim bazen koca hayatlarımız boyunca öğrenemediğimiz bir şey vardı: Her verilen şey alınmaz.

Bazen insan bir şeyi iyilik olsun diye verir. Karşısındaki almaz. Bir sevgiyi uzatır, karşılığı gelmez. Bir kapıyı açar, içeri giren olmaz. Bir sofraya yer açar, kimse oturmaz. Bir ömür boyunca taşıdığı yükleri paylaşmak ister, fakat karşısındaki o yükü kendi yükü olarak görmez. Ve insan çoğu zaman buna kırılır. "Ben kötü bir şey yapmadım ki, ben iyilik yaptım, ben elimden geleni verdim, ben sadece paylaşmak istedim" ama karıncaların bana o gün sessizce söylediği şey şuydu: İyi niyetle verilmiş olması, onun senin için gerekli olduğu anlamına gelmez.

Belki şeker tatlıydı. Belki çekirdek yiyecekti. Ama karıncanın düzeninde, onun kokusunda, onun alışkanlığında, onun yuvasının ihtiyacında yeri yoktu. Benim gözümde nimet olan şey, onun gözünde yabancıydı. İşte insan ilişkileri de biraz böyle değil mi? Biz bazen kendi sevgimizi başkasının ihtiyacı sanıyoruz. Kendi doğrularımızı başkasının doğrusu zannediyoruz. Kendi mutluluğumuzu başkasının da mutlu olacağı şey sanıyoruz. Sonra elimizden geleni veriyoruz. Ama karşı taraf almıyor. Ve biz bunu çoğu zaman "değersizim" diye yorumluyoruz. Oysa belki de mesele bizim değerimiz değildir. Belki verdiğimiz şeyin yeri, zamanı veya adresi yanlıştır.

Bir insana bütün kalbini verebilirsin. Ama o insan kalbini taşıyacak yerde olmayabilir. Birine güvenebilirsin. Ama o insan güvenin ne demek olduğunu hiç öğrenmemiş olabilir. Birine kendinden parçalar bırakabilirsin. Ama o insan eline bırakılan parçaları taşıyabilecek kadar güçlü olmayabilir; bu senin eksik olduğunu göstermez. Tıpkı karıncanın şekeri almamasının, şekerin değersiz olduğunu göstermediği gibi. Belki de hayatın en ağır gerçeklerinden biri budur: Her güzel şey her doğru yerde güzel değildir.

Bazen birine söylediğin en güzel söz, onun duymak istediği söz değildir. Bazen verdiğin en büyük emek, onun ihtiyaç duyduğu emek değildir. Bazen sevgini gösterme biçimin, karşı tarafın sevgiyi anlama biçimiyle uyuşmaz. Ve insan burada çok yorulur. Çünkü insan verdiği şeyin alınmasını ister. Bir çocuğun annesine çizdiği resmi uzatması gibi, bir insanın sevdiğine içinden geçenleri anlatması gibi, bir dostun zor gününde yanında durması gibi insan verdiğinin karşılık bulmasını ister. Ama hayat her zaman böyle çalışmaz.

Bazen sen elini uzatırsın, karşıdaki geri çekilir. Bazen sen yaklaşmak istersin, karşıdaki kaçar. Bazen sen bir kırıntıyı bile paylaşmak istersin, karşıdaki o kırıntının kendisi için olmadığını düşünür. Ve sen onun ardından bakarken kendine sorarsın: "Ben nerede yanlış yaptım?" Belki hiçbir yerde. Belki sadece onun yolu başka. Belki onun yuvasının ihtiyacı başka. Belki onun dünyasında senin sunduğun şeyin karşılığı yok. Ve bunu kabul etmek, insanın kendine yapabileceği en büyük iyiliklerden biridir.

Çünkü bazen biz kabul edilmeyen sevgimizin arkasından yıllarca koşuyoruz. "Belki biraz daha verirsem, belki biraz daha anlatırsam, belki biraz daha sabredersem, belki biraz daha iyi davranırsam, belki bu kez beni görür" diye düşünüyoruz. Oysa karıncayı izlerken fark ettim: Karınca önündeki şekeri almak için kendi düzenini bozmuyor. Yuvasını terk etmiyor. Bilmediği bir şeyi sırf karşısına konuldu diye taşımıyor. Bir yabancının bıraktığı şeye hemen güvenmiyor. Önce kokluyor, yaklaşıyor, uzaklaşıyor, bakıyor, anlamaya çalışıyor. Ve uygun değilse yoluna devam ediyor.

Belki de biz insanların biraz buna ihtiyacı var: Her kapıyı açmamak, her söze inanmamak, her uzatılan eli tutmamak, her yükü sırtlanmamak, her sevgiyi kendimize ait sanmamak. Çünkü insan bazen çalışkan olduğu için değil, her şeyi taşımaya alıştığı için yoruluyor. Herkesi anlamaya çalışıyoruz, herkesi affediyoruz, herkesin yarasını sarıyoruz, herkesin yükünü omuzluyoruz. Sonra bir gün aynaya baktığımızda kendimize ayıracak hiçbir şeyimizin kalmadığını görüyoruz.

Karıncalar belki de bizden daha akıllı; onlar yuvalarını koruyor. Biz ise çoğu zaman başkalarının hayatını düzeltmeye çalışırken kendi içimizi dağıtıyoruz. Onlar neyin kendilerine ait olduğunu biliyor. Biz bazen başkasının acısını bile kendi acımız sanıyoruz. Onlar gerektiğinde yollarını değiştiriyor. Biz aynı duvara yıllarca çarpıyoruz. Onlar bir şey işe yaramıyorsa başka bir yol buluyor. Biz ise bazen sadece daha çok acı çekersek bir şeylerin değişeceğine inanıyoruz. Sonra bir gün anlıyoruz: Acı çekmek her zaman doğru yolda olduğunun kanıtı değildir. Bazen sadece yanlış yerde fazla beklediğinin işaretidir.

Karıncaların önüne attığım şekerleri düşündükçe insanları da düşünüyorum. Hayatımda önüme gelenleri, benim önlerine bıraktığım sevgileri, benden uzaklaşanları, benim uzaklaştıklarımı, bir zamanlar "Neden beni istemedi?" diye düşündüğüm insanları... Belki de bazıları beni istemediği için değil, benim sunduğum şey onların hayatında olması gereken şey olmadığı için uzaklaştı. Belki ben kötü değildim. Onlar da kötü değildi. Sadece yollarımız birbirine ait değildi. Tıpkı aynı masaya bırakılan iki farklı yiyecek gibi; biri için nimet olan, diğeri için gereksiz olabilir.

Bunu kabullenmek zor. Çünkü insan kendisini reddedilmiş hissettiğinde karşı tarafın kararını kendi değerinin ölçüsü sanıyor. Oysa kimsenin seni seçmemesi seni değersiz yapmaz. Kimsenin senin verdiğin sevgiyi taşıyamaması senin sevgini küçültmez. Kimsenin senin iyiliğini anlayamaması iyiliğini anlamsız hale getirmez; sadece onun dünyasında başka bir şeyin gerekli olduğunu gösterir. Ve belki hayatın bize öğrettiği en acı ama en güzel şeylerden biri de budur: Bir şeyin kıymetli olması herkes tarafından alınacağı anlamına gelmez.

Bir gül herkesin bahçesinde açmaz. Bir şarkı herkesin kalbine dokunmaz. Bir insan herkesin hayatında kalmaz. Bir sevgi herkesin ellerinde büyümez. Bazı şeyler doğru insanı bekler. Doğru zamanı bekler. Doğru yeri bekler. Ve bazen senin bütün güzelliğin yanlış yerde olduğun için görünmez. Tıpkı benim karıncanın önüne bıraktığım şeker gibi. Ben yukarıdan bakınca sadece küçücük tatlı bir şeker görüyordum; karınca ise belki bambaşka bir dünya görüyordu, kokusu farklıydı, yeri farklıydı, tanıdığı yiyeceğe benzemiyordu. Belki yuvasına götürürse diğerleri kabul etmeyecekti. Belki taşıması gereksiz bir yük olacaktı. Belki de onun içindeki küçücük bir içgüdü "Bu sana ait değil" diyordu. Ve karınca, benim bütün iyi niyetime rağmen onu bırakıp gidiyordu.

İşte o an düşündüm: İnsan da bazen kendisine ait olmayan şeyleri bırakmayı öğrenmeli. Bize ait olmayan sevgileri, bize ait olmayan yükleri, bize ait olmayan pişmanlıkları, bize ait olmayan insanların sorumluluğunu, bize ait olmayan geçmişleri, bize ait olmayan suçlulukları ve en çok da kendimizi sürekli başkalarına kanıtlama ihtiyacını... Çünkü hayat çok kısa. Bir karıncanın ömrü kadar kısa belki de. Ve biz bu kısacık ömrün içinde neden bizi istemeyen insanların kapısında bekliyoruz? Neden elimizdeki şekeri kabul etmeyen bir karıncanın peşinden koşup duruyoruz? Neden "Biraz daha bırakırsam alır" diye düşünüyoruz?

Belki de yapmamız gereken, şekeri onun önünden kaldırıp yolumuza devam etmek; kırılmadan, kızmadan, kendimizi suçlamadan. Çünkü herkesin kendi yuvası var. Herkesin kendi yolu, herkesin kendi ihtiyacı, herkesin kendi hikayesi. Ve belki sevmenin en olgun hali, bazen vermek değil, verdiğinin alınmadığını gördüğünde zorlamamaktır; bırakabilmektir, sessizce kavga etmeden, sitem etmeden, "Bunca şeyi senin için yaptım" demeden. Çünkü gerçek iyilik karşılığında minnet beklemiyorsa iyiliktir. Gerçek sevgi sahip olmak zorunda değilse sevgidir. Gerçek emek karşılık gelmediğinde bile insanı küçültmüyorsa emektir. Ve gerçek güç gerektiğinde geri çekilebilmektir.

Şimdi bazen bir karınca gördüğümde durup onu izliyorum. Küçücük bedeninin içinde kocaman bir düzen taşıyor. Bir yerlere gidiyor, bir şeyler arıyor, bazen buluyor, bazen bulamıyor, bazen taşıyor, bazen bırakıyor ama hiçbir zaman benim ona sunduğum her şeyi almak zorunda olduğunu düşünmüyor. Ben ise ondan bunu öğreniyorum. Belki de insanın büyümesi biraz böyle bir şey: Her geleni hayatına almamak, her gideni kendinden bilmemek, her kaybı başarısızlık saymamak, her reddedilişi değersizlik sanmamak, her yalnızlığı ceza olarak görmemek ve en önemlisi kendi değerini başkasının seni ne kadar istediğiyle ölçmemek.

Çünkü senin değerini bir karıncanın önündeki şeker gibi düşün: Karınca onu almadı diye şeker değersiz olmadı. Sadece karıncanın ihtiyacı değildi. Belki sen de birilerinin önüne kalbini bıraktın, almadılar; belki ellerini uzattın, tutmadılar; belki bütün iyi niyetini ortaya koydun, anlamadılar; belki yıllarca emek verdin, değişmediler. Ama ne olur bütün bunlardan sonra kendine dönüp "Demek ki ben değersizmişim" deme; çünkü belki de sen yanlış yere bırakılmış bir güzelliksin. Belki de seni taşıyacak doğru yuva henüz karşına çıkmadı. Belki de bazı insanlar seni kaybetti ama sen kendini onların kaybıyla ölçtüğün için bunu yıllarca kendi kaybın sandın.

Oysa bazen kaybetmek insanın kendisine geri dönmesidir. Bazen bırakmak vazgeçmek değildir; bazen bırakmak kendini kurtarmaktır. Ve bazen bir karıncanın önüne bıraktığın minicik bir şeker tanesi sana koca bir hayat dersi verebilir: Çalışkan ol, sev, paylaş, elinden geleni yap ama her şeyi taşıma, herkesi kurtarmaya çalışma, her verilen şeyi alma. Sana ait olmayanı sırtına yükleme. Ve seni istemeyen bir yere, sırf iyi niyetin var diye kendini bırakma. Çünkü hayat, önüne ne koyulduğundan çok neyi seçip taşıdığınla ilgilidir. Karıncalar bunu biliyor. Belki biz biraz geç öğreniyoruz.

Ben artık karıncaların önüne şeker bıraktığımda onların onu almasını beklemiyorum. Sadece izliyorum. Kimi zaman bir tanesi geliyor, kokluyor ve gidiyor; ben de gülümsüyorum. Çünkü artık biliyorum onun şekeri almaması, benim verdiğimin değersiz olduğu anlamına gelmiyor. Ve belki hayatımda bazı insanların benden uzaklaşması da öyleydi: Onların gitmesi benim değersiz olduğum anlamına gelmedi. Sadece yollarımızın aynı yere çıkmadığını gösterdi. Belki de herkes kendi yuvasına götürebileceği kadarını taşıyor.

Ben de bundan sonra öyle yapacağım. Kalbimi herkese açmayacağım diye değil ama kalbimi açtığımda onun kapısında saatlerce beklemeyeceğim; sevgimi vereceğim, iyiliğimi yapacağım, emeğimi vereceğim ama alınmadığında kendimi yere bırakmayacağım. Çünkü artık biliyorum, benim görevim herkese kendimi sevdirmek değil. Benim görevim içimdeki güzelliği kaybetmeden kendi yolumda yürümek. Ve belki de insanın kendisine verebileceği en büyük özgürlük budur: Bir gün elindeki şekeri bırakıp arkasına bakmadan kendi yuvasına doğru yürüyebilmektir...