HAYRETE DAVETİYE
Günlük, sıradan işlerini yapıyor gibi görünen otobüsler bana, bu günüme mi has bilmem, insanları esas gayelerine ulaştıracak vasıta olan ‘hayat’ ı hatırlattı. Farklı insanlar ve bir o kadar da farklı gayeler… Gayeler için açılan bu yollarda ulaşma zamanları farklı olsa da gayeler tek kelimede birleşecek. Öyle ya da böyle herkes ‘durak’ta inecek. İhtiyardan önce inen genci de gördüm, hastadan önce sağlıklının indiğini de… Hatta ‘Dermanım bu durakta’ diyeni de…
Bakışlarım bir insandan diğerine bir deryadan başka bir deryaya akar gibi aktı, geçti. Kaç sefer insanları dolaştım, kaçıncı sefer aynı insandayım, bilmiyorum. Ama beni alıp götüren ve benim alıp götürdüğüm bu döngüde aşındım, aşındırdım, yoruldum, yordum, güldüm, güldürdüm, ağladım, ağlattım. İstemeden, hayalen dâhil olduğum hayatlarından bir bebeğin ağlama sesiyle yine istemeden ayrıldım. Annesi, ağlamasıyla ‘otobüste ben de varım’ diyen bebeği, insanlara rahatsızlık verdiği düşüncesiyle susturmaya çalıştı. Oysa otobüste rahatsız olacak daha elim tablolar vardı. Belki herkes için alışılagelmiş bu tablolar kalbi her şeye duyarlı, ruhu beyazı kıskandıracak temizlikte olan bebeği rahatsız etmişti. Belki de bizdeki ‘alışılagelmişlik’ hastalığının nasırlaştırdığı vicdanlarımıza ağlıyordu. Böylelikle vicdanlarımızı yumuşatmayı ve insan olmanın gerektirdiği bütün hislerimizi yeşertmeyi hedefliyordu.
‘Alışılagelmişlik’ bir olayın veya bir durumun sürekli tekrar etmesinden dolayı işin aslını idrak edememe hastalığıdır. Buna güneşin her gün doğmasını ve batmasını, her an nefes alıp vermemizi ve bu derece mucizevî olayları bir an bile fark edemememizi örnek verebiliriz. Öyle ki yaşarken yaşadığımızı unutmak diyebiliriz. Düşünceden uzaklaşıp reflekslerden ibaret bir varlık haline gelmemizi de ekleyebiliriz. Hayattan bu kadar habersiz olmak, dolayısı ile hayatta olmanın bize yüklediği mesuliyetleri bilmek ve tatbik etmek konusunda da kayıtsız kalmamızı netice veriyor. Bu neticeyi takip eden ahlaki çöküş ve ahlaki çöküşün de sürekli tekrar etmesi ve bizim de bunun farkına varamayışımız, “alışılagelmişlik” in karşımıza çıkardığı en acınası son tablodur.
Hayatı anlamak ve tek renkten(siyah) ibaret olduğunu zannettiğimiz nesnelerin ve olayların asıl renklerini görebilmek için ‘farkındalık’ penceremizi kapatan ‘alışılagelmişlik’ perdesini yırtmalıyız. Böylece varlıkların hikmetlerini görüp var olmanın gerektirdiklerine varmalıyız. Elbette bütün bunları vakti sabit olan çağrımızı duymadan evvel yerine getirmeliyiz. “Durakta inecek var”…