17 Aralık Operasyonu’ndan sonra ülkemizin içerisinde bulunduğu gündemi herkes yorumladı. Tabii bu arada Cemaat’e yakın arkadaşlarla yaptığımız görüşmeler sonucunda kafama takılan bazı soru işaretlerini araştırma kararı aldım. Bu araştırmalarımı sizinle paylaşmak istiyorum..!
Soru şu; ”Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin “ Siyaset ve taraf olma hususundaki fikir ve davranışları nelerdir ? “
Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, Risale-i Nur hizmeti gereği siyasete bilfiil karışmamıştır. Fakat siyaset kurumunun cepheleşmelerden, çekişmelerden, ideolojilerden ve menfaat takipçiliğinden uzak; millet ve memleket hizmetinde sade bir hizmet kurumu olmasına yönelik, güçlü ve ahlaki normlar tespit ve beyan etmiştir.
“Neden siyâsete karışmıyorsun?” sorusuna Üstad Said Nursi; siyasetten ve şeytandan Allah’a sığındığını, çünkü İstanbul siyasetinin İspanyol hastalığı gibi bir hastalık olduğunu, fikri hezeyanlaştırmaktan başka bir işe yaramadığını beyan eder.
Siyasetin ancak vatan ve millet için yapılması halinde hizmet olacağını; aksi takdirde hizipleşmelere ve kısır çekişmelere zemin hazırlayan bir siyaset anlayışının hizmete değil, milletin işe yarayan potansiyelini bölmeye ve gücünü zaafiyete uğratmaya yarayacağını; bundan dolayı millet ve memleket meselesinde siyasi grupların hareket ve çıkış noktalarının siyasetçilik veya tarafgirlik olması hâlinde bunun milletin birliği için ciddi tehlike doğuracağını kaydeder…
Üstad Said Nursi Hazretleri, dinin siyasi inhisar altına alınmasının vahim sonuçlar vereceğine dikkat çekerek; din namına siyaset yapma hevesleriyle, umumun mukaddes malı olan dinin, siyasi ihtiras malzemesi yapılmasının dine ve Kur’an’a hürmetsizlik olduğunu; bunun, kavi bir ekseriyette dine aleyhtarlık meyli uyandıracağını belirtir.
Din namına meydana çıktığını söyleyen birisinin siyaset yapması halinde, siyasi kaygılarına dinin barış, kardeşlik, birlik ve beraberlik, şefkat, ihlâs, insaf ve iz’an düsturlarını feda edeceğini; fasık siyasetdaşını dindar muhalifine tercih etmek suretiyle de uhuvvete zarar vereceğini beyan eder.
Meselâ; kavga eden iki adamdan zayıf düşeceğini hisseden, eğer gerçekten Kur’ân sevgisi varsa, elindeki Kur’ân’ı kuvvetliye vermeli; kendisiyle birlikte Kur’an’ın da yere düşmesine razı olmamalıdır. Eğer Kur’ân’ı kuvvetliye karşı siper olarak kullansa, Kur’ân’ın yere düşmesini engelleyeceği yerde, kendisiyle birlikte yere ve çamura düşmesine yol açmış olacaktır. Bu ise Kur’ân’ı, Kur’ân olduğu için değil; kendi nefsi için sevdiğinin belirtisidir. Dine yönlendirmek, dini sevdirmek ve umumu kucaklamakla olur.
Merhum Abdülhamidhan, Osmanlının çalkantılı döneminde otuz yılı aşkın devleti milletiyle bir bütün olarak ayakta tutmayı başarmış şefkatli bir padişahtır. O’nun yönetimini bir kısım insanlar ifrat derecede savunurlar, bir kısım ise ona tefrit derecede husumet duyarlar.
Bediüzzaman her iki tavrı da benimsemez. Kendi ifadesiyle, “Hükümete hücum edenler, bazıları “Haydo! Haydo!” derlerdi. Bazıları “Haydar Ağa! Haydar Ağa!” derlerdi. Ben “Haydar!” derdim. Şimdi de “Haydar” diyorum.”
Yani Bediüzzaman ne Merhum Abdülhamid yönetimini alaşağı etmek isteyenlere katılmış, ne de Merhum Abdülhamid’in her yaptığında bir hikmet arayanlara haklılık vermiştir.
İkinci soruyu ise sormadan geçmek istemiyorum; Cemaat’in hizmetlerini takdir ve tebrik eden birisi olarak, Cemaat’e mensup ağabeylerimin ve kardeşlerimin kendilerine şu soruyu yöneltmelerini istiyorum; Acaba Gülen Cemaat’i siyasete bulaşmış mıdır, bulaşmışsa Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin mirasına ve sözlerine ne kadar sahip çıkmış oluyorlar ?
Selam ve dua ile..
Haftanın sözü; “İfrat ve tefritten uzak durun.” [Buhari]