Gelişim, ancak ve ancak çoğunluğun kabul ettiği bir değişim programıyla mümkündür. Fakat değişim ile taklitçiliği karıştırmamak kaydıyla… Eğer ‘taklit’i ‘değişim’in yerine kullanırsak aslını yüceltmenin yanında gölge olmaktan öteye geçemeyiz. Ve unutmamalıyız ki en büyük ve en yüksek nesnelerin bile gölgeleri yerdedir.
‘Değişim’ doğu veya batı, hangisi örnek alınarak yapılıyorsa yapılsın öncelik şartı, birinci elek, manevi ve kültürel değerlerimizdir. Önümüze gelen değişim fırsatlarını yargısız reddetmek ne kadar yanlışsa, yargısız kabul etmek de o kadar yanlıştır.
Keşke örnek alsaydık, taklit etmeseydik.
Biz de diğer doğu toplumları gibi ‘batı ne diyorsa, ne yapıyorsa doğrudur.’ dedik veya demeye zorlandık. Öyle ya da böyle hep taklit peşinde olduk. Bu sebeple biz ne kazandık bilmiyorum, ama öncelikle biz bizi kaybettik.
‘Batı din ile bilimi birbirinden ayrı düşünmeliyiz.’ dedi ve bu akımı başlattı. Bu cümlenin kabullenilir bir tarafı olamaz. Var oluşu inkâr eden, onu keşfetmekten en başta vazgeçmiş demektir. Çünkü:
-Kâinatın keşfi için ‘bilim’ gerekir.
-‘Bilim’ düşünceyle meydana gelir.
-‘Düşünmeyi’ yüce Yaratıcı(C.C.) beyanında emrediyor.
-Onun emir ve yasaklarının toplamı ‘din’dir.
Nasıl ayrı düşünülebilir ki…
Bizi taklide zorlayanların kurduğu ortamda etki-tepki yasasından dolayı ‘Batı ne diyorsa yanlıştır.’ diyen bir zihniyet de peyda oldu. Bu psikolojik ve siyasi gerilim o kadar yol kat etti ki ‘tren’ gibi bir icada bu ‘şeytan işidir.’ diyecek kadar. Ama bir yanlış bir yanlış daha iki yanlış eder, bir doğru etmez.
Doğrulmak için ‘yanlışa’ rakip olmanın yanında ‘doğruya’ talip olmak gerekir.