Bazen susmanın anlatmaktan daha çok şey söylediğini geç fark ediyor insan. Çünkü ne kadar açıklarsan açıkla, ne kadar kelimeleri özenle seçersen seç, karşındaki yalnızca kalbinin izin verdiği kadarını duyuyor. Geri kalan her şey rüzgarın taşıdığı ama kimsenin tutmadığı sözler gibi dağılıp gidiyor. İşte bu yüzden artık kendimi yormuyorum.
Eskiden öyle miydi? İçimde biriken her şeyi anlatmak için çırpınırdım. Yanlış anlaşılmamak için cümlelerimi tekrar tekrar kurar, bir kelimeyi eksik söylememek için gecelerce düşünürdüm. Birinin beni tam olarak anlaması, içimdeki o karmaşayı çözmesi için adeta kendimden parçalar sunardım. Ama sonra fark ettim; insanlar seni anlamak istediklerinde zaten en sade hâlinle bile anlıyorlar. Anlamak istemediklerinde ise en açık cümleler bile onlara karmaşık geliyor.
Çünkü mesele kelimeler değil, mesele insanın içinde neye yer açtığı. Bir insan kalbinde sana yer açmamışsa en güzel cümlelerin bile ona yabancı gelir. Ama biri seni gerçekten duymak istiyorsa, yarım kalan bir cümlenden bile koca bir hikâye çıkarabilir.
İşte bu yüzden artık kendimi anlatmak için savaşmıyorum. Çünkü biliyorum ki bu bir savaş değil, bu karşılıklı bir kapı meselesi. Ben kapımı açabilirim ama karşımdaki kapısını kilitlemişse içeriye ulaşmanın bir yolu yok ve en çok da bu gerçeği kabullenmek zor oldu.
İnsan anlaşılmadığını hissettiğinde eksik sanıyor kendini. “Acaba yanlış mı ifade ettim? Daha farklı mı anlatmalıydım?” diye içten içe kendini sorguluyor. Oysa mesele hiçbir zaman eksik anlatmak değilmiş. Mesele karşı tarafın eksik dinlemesiymiş. Ama bunu anlamak zaman alıyor. İnsan önce kendini suçluyor, sonra kırılıyor, sonra yoruluyor, en sonunda da kabulleniyor.
Ben de kabullendim.
Artık herkesin beni anlamasını beklemiyorum. Herkesin benim baktığım yerden bakmasını, benim hissettiğim gibi hissetmesini istemiyorum. Çünkü biliyorum ki herkes kendi dünyasının merkezinde yaşıyor. Herkes kendi acılarına, kendi doğrularına, kendi korkularına göre duyuyor. Ve çoğu zaman senin söylediklerin onların hikâyesine uymuyorsa, seni duymuyorlar bile.
Bu kötü mü? Eskiden kötü gelirdi, şimdi değil. Şimdi bunun bir özgürlük olduğunu düşünüyorum. Çünkü kendimi herkese anlatmak zorunda olmadığımı biliyorum. Her yanlış anlaşılmayı düzeltmek zorunda değilim. Herkesin gözünde doğru görünmek için çabalamak zorunda değilim. Beni yanlış anlayan biri aslında beni değil, kendi içindeki yankıyı duyuyordur. Ve bu benim sorumluluğum değil.
Artık bazı şeyleri açıklamadan bırakıyorum. Bazı cümleleri yarım bırakıyorum. Bazı sessizlikleri özellikle seçiyorum. Çünkü anladım ki her şey anlatılmak zorunda değil. Her duygu, her düşünce kelimelere dökülmek zorunda değil. Bazen en doğru ifade hiçbir şey söylememektir.
Ve garip bir şekilde bu bana huzur veriyor.
Eskiden içimde bir telaş vardı; anlaşılmak için, kabul edilmek için, doğru görülmek için… Şimdi ise içimde daha sakin bir yer var. Kendimi bildiğim, ne hissettiğimi anladığım bir yer. Başkalarının bunu anlayıp anlamaması artık o kadar önemli değil. Çünkü ben kendimi duyuyorum ve bu yetiyor.
Belki bir gün biri çıkar, beni yarım cümlelerimden bile anlar. Belki bir bakışımdan, bir susuşumdan ne demek istediğimi çözer. Belki o zaman kelimelere bile ihtiyaç kalmaz. Ama o gün gelmese bile artık bunun eksikliğini hissetmiyorum.
Çünkü öğrendim; insan en çok kendini duyduğunda tamamlanıyor.
Ve ben artık kendimi duyuyorum.