Yalova’nın Çınarcık ilçesinde yaşanan acı olay, içimde tarifsiz bir sızı bıraktı. Bir babanın, kucağında daha 14 aylık masum yavrusuyla evine girmeye çalışırken uğradığı saldırıyı düşünmek bile insanın yüreğini parçalıyor. Gürültü denilen şey aslında bir çocuğun hayat belirtisi, neşesi, büyüme çabası değil midir? Bir evladın sesi nasıl olur da bir insanın öfkesine gerekçe olabilir?

Muhammed Baca’nın kırılan burnu belki zamanla iyileşir; ama o an yaşadığı çaresizlik, kızının kafatasının çatladığını öğrenirken hissettiği o derin korku, bir ömür hafızasından silinmeyecektir. Bir bebeğin canının yanması, aslında hepimizin canının yanmasıdır. Çünkü çocuk dediğimiz şey, masumiyetin vücut bulmuş hâlidir. Onların sesi hayatın kendisidir.

O küçücük bedenin hastane koridorlarında verdiği yaşam mücadelesini düşündükçe insanlığımızı yeniden sorguluyorum. Komşuluk dediğimiz kavramın bir selamla, bir hoşgörüyle ayakta kalması gerekirken; öfkeye, tahammülsüzlüğe ve şiddete yenik düşmesi hepimiz adına utanç verici. Bir çocuğun ağlama sesi rahatsızlık değil, merhamet çağrısıdır aslında.

Akın Gürlek’in olayla ilgili yaptığı açıklama, adaletin yerini bulacağına dair içimde bir umut ışığı yaktı. Saldırganın tutuklanarak cezaevine gönderilmesi belki bir nebze teselli; ancak asıl ihtiyaç duyduğumuz şey kalplerimizin yumuşaması. Daha sabırlı, daha anlayışlı, daha vicdanlı olmayı yeniden öğrenmeliyiz. Çünkü bir toplumun gerçek gücü, en zayıfını nasıl koruduğuyla ölçülür. Ve biz, çocuklarımızın sesini kısmaya değil; onların güven içinde büyüyeceği bir dünya kurmaya söz vermeliyiz…

YARIM KALAN NEFES (TÜVTÜRK)

TÜVTÜRK istasyonunda yaşanan o korkunç kavganın görüntülerini izlediğimde, içimde tarif edemediğim bir ağırlık çöktü. Bir insanın, hem de görevi kamu düzenini sağlamak olan bir polis memurunun, böylesine anlamsız bir şiddetin ortasında kalması vicdanımı derinden yaraladı. Melih Okan Keskin’in darbedildikten sonra beyin kanaması geçirerek hayata veda etmesi, sadece bir adli olay değil; geride yarım kalmış hayallerin, suskun kalan cümlelerin ve bir ailenin sönmeyen acısının hikâyesi. Bir insanın ömrü, birkaç dakikalık öfkeye sığdırılamayacak kadar kıymetliydi.

Görüntülerde üzerine araç sürülmesi, atılan yumruklar ve büyüyen arbede… Hepsi insanın içini üşüten sahneler. Şiddetin bu kadar kolay ortaya çıkabilmesi beni düşündürüyor: Öfke ne zaman bu kadar kontrolsüz, merhamet ne zaman bu kadar geri planda kaldı? O anlarda belki bir adım geri atılsa, bir söz yumuşak söylense bugün bambaşka bir hikâyeyi konuşuyor olabilirdik.

İki istasyon çalışanının tutuklanması hukuki sürecin bir parçası; fakat hiçbir karar, kaybedilen bir canı geri getirmiyor. Adalet yerini bulsa bile eksik kalan bir hayatın boşluğu hep orada duruyor. Ben bu olayda en çok geride kalanların sessiz çığlığını düşünüyorum: Bir evde artık eksik bir sandalye, bir telefon rehberinde bir daha aranamayan bir numara, yarım kalan planlar…